Bilgi Kusuru,Tasavvuf ve Tanrı...
Örneğin köpek renk körü olduğundan kitabı gri olarak algılar. Oysa insan renk konusunda köpekten daha yetkin olduğu için, kitabın gri değil yeşil olduğunun bilincine varır. Bir an için zihni ve duyuları insandan daha gelişmiş varlıkların olduğunu ve bunların üst bir boyutta yaşadığını düşünelim. İnsanın bilgi dediği şey onlar için kusurludur.
Bilgi; bir şeyin olduğu gibi, tam ve eksiksiz bilinmesidir. Şüphe varsa ve ya bilindiği iddia edilen şey evrende var olduğu gibi algılanmıyorsa, o bilgi değildir. Bu nedenle bilginin derecesi olmaz. Bilgi ya vardır ya yoktur.
Bilmek dediğimiz olayın gerçekleşebilmesi için bir öznenin(bilen) ve bir nesnenin(bilinen) olması gerekir. Özne için verebileceğimiz en basit örnek insandır. Nesne için ise eşyalar, hayvanlar, doğa sayılabilir. Bunlara ilaveten insan da nesne olabilir. Yani insan başka bir insana dair şeyleri de bilebilir. Aynı insan bilme eylemini gerçekleştirirken özne, bir başkası tarafından bilindiğinde nesne olur. Ancak insanın nesne olabilmesi için bir başkası tarafından bilinmesi şart değildir. Kendisi tarafından da bilinebilir. Bu durumda insan aynı bilme eylemi içerisinde hem özne hem nesne olur. Örneğin Ayşe’nin, uykusunun geldiğini biliyor olması, onu aynı bilme eyleminde hem özne hem nesne yapar.
Yukarıda açıkladığım gibi bilgi denilince genel olarak iki türlü bilgi anlaşılır:
1- Kendimize(benliğe) dair bilgi, 2- Başka bir varlığa dair bilgi.
Bana göre ikinci tür bilgi mümkün değildir. Yani özne kendisi dışında bir olayı/varlığı bilemez. Ancak kendisine ait olanı bilebilir. Bu konuyu daha net kılmak için, “benlik” kavramını açarak başlayayım.
“Benlik” deyince ben, akıl+insan vücudu toplamını değil yalnızca aklı anlıyorum. Benlik akıldan ibarettir. İnsanın kendi vücudu da olsa, o vücudun hareketleri, tepkileri ve etkileri benliğe ait değildir. Vücut sinir hücreleri yardımıyla akla uyarılar gönderir. Uyarılar algıya/hisse dönüşür. Bu algılar yalnızca akla aittir. Vücudun da birebir bunları yaşadığı anlamını çıkarmak sadece varsayım olur. Örneğin zihnin sağ kolun ağrıdığını hissetmesi, gerçekte vücudun bir ağrıya maruz kaldığı garantisini vermez. Gerçek olan aklın ağrı hissetmesidir, fakat bu ağrı akla aittir vücuda değil. Nitekim tıp dünyasının verilerine göre, bir kolunu kaybetmiş hastalar zihinlerinde o kola ait ağrılar hissedebilmektedir. Kısaca, vücut ‘benlik’in bir parçası değildir ve akla göre bir nesne olarak kalır. İnsan öznedir derken kastedilen aklın(=benlik) ta kendisidir.
Akıl bir şey hissettiğinde/düşündüğünde bu kendisine ait olduğundan, hissetme duygusundan ve düşünüyor olduğundan emindir. Yani hissediyor olduğunu/düşünüyor olduğunu biliyordur. Bunda en ufak şüphe yoktur.* Eğer zihin acı çekiyorsa, ortada acıya neden olan benlikten bağımsız bir dış güç olup olmadığı tartışmaya açıktır, şüphe barındırır. Ancak acı çekiyor olduğu kesindir, çünkü bu gerçek aklın kendisine aittir. Bir ağaç halisünasyonu gören insan için ağacın olup olmadığı tartışmaya açıktır(nitekim yoktur). Ancak bu tür bir imgenin zihninde oluştuğu kesindir. Buradan iki sonuca varılır. İlki; zihnimizde algıladığımız şeyler algı olarak doğru olsa da, dünyada kendileriyle örtüşecek bir varlık/olay bulamayabilirler. İkincisi; zihnimizin bir şeyi algılıyor olması için dünyada bir gerçeklik/varlık olması gerekmez.
Bu sonuçlara göre ikinci tür bilgi mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, akıl kendine ait olmayan hakkında bilgi sahibi olamaz. Çünkü onlara dair sahip olduğu her fikir şüphe barındırır. Bu sebeple insan, önünde duran kitabın var olup olmadığı bilgisine dahi ulaşamaz. Ancak bu konuda fikri olabilir. Bildiği tek şey kafasında bir kitap imgesi oluştuğudur. Çünkü bu benliğine ait bir durumdur. Kitabın var olup olmadığını ise -varsa eğer- ancak mutlak bir varlık(tanrı) bilebilir.
Tanrı vardır/yoktur tartışmasına girmeden, neden ancak mutlak bir varlığın bilgiye erişebileceğini, bizlerin ise bundan mahrum kalacağına değineyim.
Makalenin başında tanımladığım gibi; bilgi ancak şüphe barındırmıyorsa ve gerçeği tam yansıtıyorsa bilgidir. İnsan olarak önümüzde duran kitabın var olduğunu asla bilemeyiz, çünkü sınırlı bir varlık olarak duyularımızın bizi aldatma ihtimali her zaman yanı başımızdadır.
Köpeğe kıyasla insan aklı çok daha gelişmiş olduğundan köpeğe göre bilgi olan şey insan için eksik ve kusurludur. Örneğin köpek renk körü olduğundan kitabı gri olarak algılar. Oysa insan renk konusunda köpekten daha yetkin olduğu için, kitabın gri değil yeşil olduğunun bilincine varır. İki varlık arasında bir nevi boyut farkı vardır. Bir an için zihni ve duyuları insandan daha gelişmiş varlıkların olduğunu ve bunların üst bir boyutta yaşadığını düşünelim. İnsanın bilgi dediği şey onlar için kusurludur. Çünkü üstünlükleri gereği, insanın fark edemediği onlarca şeyi fark edebilirler. Örneğin insan dördüncü boyutu algılayamaz. Dördüncü boyutu algılayan bir varlık, önünde duran kitabı insanın algıladığından daha farklı algılayabilir. Kitaba dair gerçekliğe bu üst varlığın daha yakın olduğu aşikardır. Bu varlığın gerçekte var olup olmaması önem arz etmez. İhtimali bile insanın bilgi dediği şeyin aslında bilgi olmadığının kanıtıdır.
Öte yandan bahsi geçen bu üstün varlık mutlak/mükemmel olmadığı için, onun da üstünde daha gelişmiş varlıklar olabilir. Bu varsayım sonsuza kadar gider. Bu sonsuz süreçte, her varlık elbet bir diğerinin altında kalacağından, hiç biri bilgiye ulaşamaz. Ancak bu süreci durduracak mutlak/mükemmel bir varlık (tanrı) varsa, o bilgiye sahiptir. Çünkü o; hem mükemmel olduğundan her şeyi olduğu gibi bilecek, hem de en üstte bulunduğundan onu yanlış çıkaracak bir varlık olmayacaktır.
Daha önce öznenin yalnızca kendisine ait olanı bilebileceğini söylemiştim. Bu durumu şöyle de ifade edebiliriz: Özne bir şeyi bilmektedir, çünkü zaten bildiği şey kendisine aittir. Bu noktadan hareketle mutlak varlıkla ilgili şu sonuca varılabilir. Eğer bir tanrı varsa ve bu tanrı varlığı gereği her şeyi bilme gücüne sahipse, bu durumda bilinen(nesne) her şey onun zihnindedir. Yani var olan her şey ona aittir, onun bir parçasıdır. İlginçtir ki tasavvuf da tanrıyı tanımlarken bu özelliğe vurgu yapar.
*Descartes’in ünlü sözü “Düşünüyorum öyleyse varım” temelini buradan alır.
Not: Her ne kadar üslubumdan kesin ve net bilgiler veriyormuşum gibi algılansa da, felsefi bir metin olması itibariyle neredeyse yazdığım teker teker her cümle bilgi değil, fikirdir. Dolayısıyla tartışmaya son derece açıktır. Nitekim bahsi geçen konuya dair çok daha ciddi tartışmalar asırlardır felsefe hocaları ve filozoflar tarafından yapılmaktadır ve mevzu felsefe olduğu için bir sonuca ulaşılamamıştır:)
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.