Bir Hikaye: Kuyu
Bir çocuk parkına doğru yavaşladı. Salıncak ve tahterevallide eğlenceye dalmış çocuklar onu fark edince, oyunlarını bırakıp hemen ona doğru koşmaya başladılar. Üzerinde bu kez takım elbise değil, kısa kollu beyaz bir t-şört, lacivert bir eşofman ve spor ayakkabıları vardı. Yavaşça çömelirken kollarını açtı ve kendisine doğru koşmakta olan çocukları kucakladı...
…Bir çemberin başına dikili, aşağıya baktı. Çenesinin üstündeki ince çizgi hafifçe genişledi iki yana. Gaddarlıkla şirinlik arasına sıkışmış bir gülümseyiş aldı yüzünü. Gözleri parladı. Büyük bir haz aldı yürüdü bedeninde. İçi içine sığmıyordu. Ama anın tadını çıkarmaya yemin etmişçesine ağırdan alıyordu her hareketi. Siyah takım elbisesini kusursuz kılan kravatının düğümünü düzeltti. Sonra ellerini pantolonunun ceplerine sokup, varlığında hüküm süren kasıntı havayı daha da artırdı. Bakışlarını çemberin etrafına yönelterek, etrafı boylu boyunca süzdü. Uçsuz bucaksız çöl yaşadığı keyfe sürülmüş bir tutam baldı. Çölün büyüsünde kayboldu bir süre. Ona bahşedilmiş güzelliklerin belki de ilkiydi çöl. Bu gerçeği hatırlayıp tanrıya teşekkür etti. Yavaşça bakışlarını tekrar aşağıya, çemberin içine indirdi. Az önce kuyunun dibine itiverdiği adama her zamanki alaycı üslubuyla dik dik baktı. Sesi kuyuda yankılandı:
- Üstüne alma sakın, huyumdur herkese yaparım!
Adamın kızmasını, hakaret etmesini, hıçkıra hıçkıra ağlamasını, hatta yalvarmasını bekledi. Ama adamdan çıt çıkmıyordu. Böyle bir düşüşte ölmeyeceği çok açıktı. Neden sesinin çıkmadığına aklı ermedi:
-Bak dostum, anlıyorum, belli ki çok koydu bu davranışım sana. Ama zamanla üstesinden geleceksin emin ol. Hem tek sen değilsin, senin durumunda olan pek çok kişi var!
Baktı ki ses gelmiyor daha fazla umursamadı ve yavaşça ayrıldı oradan. Görevini tamamlamanın verdiği keyifle ceketinin cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Kıyafeti gibi sigarasının dumanı da karaydı. Adımlarını hızlandırdı ve terk etti çölü...
Bir çocuk parkına doğru yavaşladı. Salıncak ve tahterevallide eğlenceye dalmış çocuklar onu fark edince, oyunlarını bırakıp hemen ona doğru koşmaya başladılar. Üzerinde bu kez takım elbise değil, kısa kollu beyaz bir t-şört, lacivert bir eşofman ve spor ayakkabıları vardı. Yavaşça çömelirken kollarını açtı ve kendisine doğru koşmakta olan çocukları kucakladı. Yüzünde dünyanın en tatlı gülümsemesi belirdi. Çocukların kahkahaları, nedensiz yere mutlu olabilmeleri ve yüreklerindeki saflık onda tarif edilemez duygular uyandırıyordu. Ne de olsa tanrının ona bahşettiği güzelliklerin sonuncusu, en değerlisiydi çocuklar. Kalbi huzur pompaladı damarlarına. Huzur yüzüne vurdu ve kelimelere dökülüp çocukların yüreklerine taşındı.
Çocukların oyunlarına katıldı epey bir süre. Öyle kapılıp gitti ki, salıncakta sallanıp bulutlara değmek için yarışırken buldu kendini. Gökyüzünde bir martı, çocuk parkını süsleyen portakal ağacı, çimenlerin arasında tek tük belirmiş papatya oldu. Lakin vakit dolup da ayrılık şart olunca, çocuklar onun gitmesini hiç istemediler. Bir annenin şefkatiyle teselli etti onları: “Ben her zaman başucunuzdayım.” Ve uzaklaşıverdi yanlarından...
Hava karardıktan sonra bir bar kapısında elinde bir yayla belirdi. Sadece kanatlarını gizlemek ve namahrem yerlerini örtmek için kullandığı beyaz örtüler vardı üzerinde. Kapıyı kendine doğru çekti ve sessizce içeri girdi. Kimsenin ruhu bile duymadı. Etrafa bakındı bir süre. İçerisi çok kalabalıktı. Gençler müzik ve alkolün etkisiyle coşmuş deli gibi dans ediyordu. Kimi erkek ve kızlar dans faslını çoktan bitirmiş, karanlığı fırsat bilerek yakınlaşmışlardı. Tam bu esnada barın en ucunda elinde şarap kadehiyle tek başına durmakta olan genç kızı gördü. Kalbi yeni kırılmış, içindeki saflığın karşılığını bulamamış bir kız. Ona bakıp gülümsedi umutla. Ama kız onu fark etmedi. Bakışlarını yeniden dolaştırmaya başladı. Aniden birkaç metre ötede duran genç erkeğe takıldı gözleri. Aşka değer veren, kıymet bilen bir erkek. Yavaşça sırtındaki oklardan ikisine uzandı eli. Başını yukarı kaldırdı, baktığı yerde birini görüyormuş gibi selam verdi ve hızlı iki hareketle oklarını gençlere doğru fırlattı. Tam da o anda, aşkın kendisi oldu! Yüreklere sığmayan coşku, tende hüküm süren gizem oldu...
Aniden çölde bıraktığı adam aklına geliverdi. Merak etti durumunu. Kontrol etmesi gerektiği hissederek barın kapısına doğruldu ve çıkmak üzere kapıyı itti. Adımını dışarı atmasıyla beraber çöl güneşi yüzünü aydınlatıverdi tüm şiddetiyle. Bir süre bakamadı aydınlığa. Kendini toparladıktan sonra yürümeye başladı. Çok geçmeden kuyunun başında buldu kendini ve seslendi:
-Hey, orada mısın?
Aşağıdan yine ses gelmedi. Sinirlenmeye başlıyordu:
-Bak, fazla oluyorsun ama! Kabullen artık bu durumu. Anlıyorum, yaptıklarım ağır geliyor sana, ama işler böyle yürüyor. Herkes şanslı doğmuyor maalesef!
Cümlesini bitirmeye kalmadı, tam arkasında bir nefes hissetti. Başını döndürüp de itiliverirken kuyuya, yüz yüze geldi kuyuda olması gereken adamla. Düşerken, şaşkınlıkla bağırdı:
- Nasıl çıktın oradan?
Çemberin başındaki “İnsan” gülümsedi:
-Ah “Hayat”! Sen ki hep beni dibe itmekle meşguldün, hep diğer yüzünü gösterdin bana, buraya kadarmış, düşecek basamak kalmadı…
![]() |
Editör / Yazar :
Ali Sekban Kategori : Köşe Yazıları Tarih : 13.09.2009 20:27:37 Bu Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.






















