Anladım ki bir Facebook yetiyor acizliklerimizi göstermeye.
Anladım ki bizler çok yalnızız.
Öyle yalnızız ki iletilerde fark edilmeyi umuyoruz.
Oysa okunduğundan bile haberimiz yok, o çok düşünülüp doldurulan kutucukların.
Mühim değil gerçi okunması, bizi mutlu eden ihtimali.
Öyle yalnızız ki fark edilmekten çoktan geçmişiz. Fark edilme ihtimali yalnızlığımızı unutturan.
Bu yüzden korkuyoruz sormaktan; gerçekten merak ediyor mu diğerleri sevgilimizden ayrıldığımızı, o an Avrupa’nın en güzel caddelerinde yürümekte olduğumuzu, hayata dair düşüncelerimizi…
Yalnız olmasak bu kadar, ihtiyaç duyar mıyız iletilerde gizli selamlar yollamaya?
Farklı farklı iletiler dillendiriliyor ama tek bir söz telaffuz ediyoruz: “Ben buradayım.”
Yeri gelince gösteriş yapmak istiyoruz, yeri gelince hüznümüzü paylaşmak, yeri gelince sevincimizi yansıtmak. Bilmiyoruz ki hepsi aynı kapıda buluyor kendini: Fark edilmek istiyoruz. Bir hoş geldin duymayı düşlüyoruz networkun diğer ucundan.
Öyle esiri oluyoruz ki, o kutucuğa harfleri girmeden yaşanmış olmuyor hayat.
Paris’te gezmeyi hissedemiyoruz, ilk bulduğumuz bilgisayarda kutucukları doldurmadan.
Anladım ki pek bir ideolojik varlıklarız.
Öyle ki Facebook’u kahve köşesi bilip Türklüğümüzü, dinimizi haykırıyoruz dünyaya.
Meydanlarda, çalışma gruplarında iş yapmaya mı üşeniyoruz, yoksa laftan mı ibaret tüm toplanmalarımız?
Haykırırken kazara sorsa bir gâvur(!), biliyor muyuz dinîmizi, tarihîmizi anlatabilecek kadar?
Hiçbir yoksulun elinden tutmuşluğumuz var mı bunca zaman?
Oysa savaş açıyoruz yoksulluğa Facebook’ta.
Yardım maillerini "forward" etmek yetiyor vicdanımızı susturmaya.
Öyle yürekliyiz ki “hadi dünyaya gösterelim kaç kişiyiz” diye gruplar kuruyoruz.
Hiç soruyor muyuz acaba dünya bizi ne kadar dikkate alıyor?
Lakin hepsi bahane biz fark edilmek istiyoruz…