Kariyer Derdi
Çalışma temposu o kadar ağırdı ki bizi motive etmek için güzel bir neden sundular: “Hele bir okula gir rahat edeceksin, bu kadar sıkı çalışman gerekmeyecek!

Anne-babalarımız bizleri farklı yöntemlerle büyütse de, hepsi sözleşmiş gibi (geceleri gizli bir tapınakta toplanıyor olsalar gerek) aynı teraneyi sık sık dillendirirlerdi: “Evladım şu sınavı kazan hayatın kurtulacak!”
Bu ifadenin bir derece altı olan “dersine çalış!” emir cümlesi farklı üsluplarla -yeri gelir şiddet içeren şiirsel bir tatla- her gece hatırlatılırdı. Doktorun büyüklerimize verdiği bir tür psikolojik egzersiz olsa gerek, 15 dakikada bir odamıza kontrole gelirlerdi.
Bu tutumlarının, bizlerin dünyayı algılayışına etkisi çok fazlaydı. Beynimiz öyle yıkanmıştı ki, en tembellerimiz bile ders çalışmanın kutsal bir görev olduğuna inanırdık. Eğer matematiği, feni değil de hayat bilgisini seviyorsak, muhakkak bizde bir sorun olmalıydı!
Bizim zamanımızda, Anadolu Liseleri ilkokulun bitimiyle beraber öğrenci kabul ediyordu. Bizler daha ilkokul 4 ve 5’te ağır bir tempo altına sokulduk. Gerekçe hazırdı. Anadolu Lisesine girersen hayatın kurtulur.
Neden? Çünkü iyi eğitim alırsın ve dil öğrenirsin. Çalışma temposu o kadar ağırdı ki bizi motive etmek için güzel bir neden sundular: “Hele bir okula gir rahat edeceksin, bu kadar sıkı çalışman gerekmeyecek!”
Anne babalarımız o kadar gaza geldiler ki, sınava giren biz miydik, onlar mıydı belli değildi:
- Bak bu sıra arkadaşın var ya Ramazan, hani çok sevdiğin.
- Evet anne?
- Artık onu çok sevme!
- Neden?
- Çünkü o senin rakibin. Onun kazanması senin kaybetmen demek.
Kimse böyle bir konuşma yapmasa da, ebeveynlerimizin davranışlarının açılımı buydu.
Aramızdan bazıları normal okula devam ederken, kimileri de başarılı olup Anadolu lisesine girdi. Anadolu lisesine giren bir grup şanslı(!) çocuk olarak, ne tür bir dünyaya girdik demeye kalmadı, hocalar bizi “hello”larla karşıladı. Bırakın dersi, tenefüste bile hocalara derdimizi yabancı dilde anlatıyorduk.
Rahatlayacağız, yan gelip yatacağız derken, hem öğretmenler hem anne-babalardan ‘çalış’ komutu geldi. Anladık ki biz onların gözünde yükleme yapabilecekleri bir tür bilgisayardık. Hard-disk kapasitesini artır, yeni program yükle. “Anadolu lisesini mi kazandın, şimdi dil öğren. Dil öğrendin mi şimdi anadilin gibi konuş!”
Kısa zamanda fark ettik ki, ortaokul ve lise hayatı, ilkokuldaki tempodan çok daha ağırmış. Değil yaşamdan keyif almamıza fırsat vermek, önümüze yeni hedeflerle geldiler: ÖSS
ÖSS hakkında bize verilen gizli mesaj şuydu:
- Evladım sen yıllardır çalışıyorsun. İlkokulda çocukluk yıllarını heba ettin. Çok güzel bir Anadolu Lisesi kazandın. Aferin sana! Ama sen henüz bir halt değilsin. ÖSS’yi kazanırsan belki bir halt olursun. O da belki, garanti veremiyoruz.
Tüm anne-babaların ezbere bildiği, gece uyurken sayıkladıkları o harika slogan lisede karşımıza yeniden çıktı: “Bak bu sınavı kazan, hayatın kurtulacak.”
Üniversiteyi kazandıktan sonra çok rahat edeceğimiz, iyi sosyal olanaklara sahip olacağımız, gezmek için bol bol vaktimiz olacağı vaatleriyle kandırıldık.
Bu dönemde yanındaki arkadaşın rakibindir prensibi daha bir itinayla öğretildi. Ortaöğretimde kaldırılan andımızın yerine bu ilke oturmuştu. Kimse bize insanları sevmeyi, onları anlamayı, erdemli olmayı, kaybedenler için üzülmeyi, düşen bir dosta elimizi uzatmayı öğretmedi. Başarılı olanı kıskanmamız, onu alta almak için çalışmamız, çok para kazanmamız, kariyer yapmamız, işçi değil patron olmamız gerektiği gizliden gizliye içimize işlendi. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Seni ne mutlu eder?” diye sormadı. Kafalarında herkese uygulanabilir ideal bir proje vardı: Kariyer yapmak!
Büyük bir umutla üniversite sınavına giren biz gençlerden kimileri bu sınavı kazanamadı. Sanki bu hayatımızın en büyük sınavıymış, bizi biz yapan temel bir unsurmuş gibi, sanki bu sınavla zeka, kişilik, onur-haysiyet gibi değerler ölçülüyormuş gibi bir havaya sokuldu. Oysa çok değil, üniversiteye girdikten sadece bir-iki sene sonra bu sınavın hayatımızda çok değersiz bir yeri olduğunu fark edecektik.
Nitekim fark ettik. “Hele bir üniversiteye gir rahat edeceksin” sözleri yerini yeni hedeflere bıraktı. Artık amaç, üniversitenin iyi bir not ortalaması ile bitirilmesiydi. Çünkü her mezun iş bulamazdı. Kısa zamanda öğrendik ki üniversite denilen şey ÖSS’den zormuş. Ve hiç de yan gelinip yatılacak bir yer değilmiş…
İlginç ve acınası olan, anne-babaların ve çevremizin bize dayatmaya çalıştıkları ‘sürekli yeni hedefler koyma’ prensibi, bir vakit sonra içimize işledi. Öyle işledi ki, üniversite son yılları gelince çoğumuzda kariyer saplantısı ortaya çıktı. Mezuniyet arifesinde hepimizin ortak derdi bir kariyer planı yapmaktı.
Çok şükür(!) pek çoğumuz kariyer hedeflerimizi gerçekleştirip toplumda saygın yerlere geldik. Ve tam da başardığımız anda şunu fark ettik: büyüklük emir vermek, mutluluk lüks arabaya binmek değilmiş…
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
| Yorumlar |
| Bu yazıya ait henüz bir yorum bulunmamaktadır. |
|