Milli Piyango
İnsanların mutsuz olmak için çaba sarfettikleri bir yerdir dünya, bunun lidyaların icadı bir metalle çözüleceğini düşünmek iyimserlik olur. Para, 'insanı' mutlu edecek bir materyal değildir. En azından tek başına değildir.

Umudunuzu Milli Piyango’ya bağlayanlardan mısınız? Ah şu 'büyük ikramiye' bana çıksa mı diyorsunuz?
Ben de şu ikramiye bana çıkmasa diyenlerdenim. Hatta onu bile demiyorum. Çünkü üzerinde rakamlar yazılı bir kağıt parçası yok elimde.
Kastettiğim, kazanma ihtimalinin azlığı ya da ‘biz de şans olsa anamızdan kız doğardık’ gibi bir yaklaşım değil...
Hiç düşündünüz mü ? O ikramiyeyi kazandığınızda hayatınızda nelerin değişeceğini? Neyi umarak istiyorsunuz o parayı?
Sesinizi duyar gibiyim:
"Çocuğuma daha iyi bir gelecek istiyorum!"
"Bıktım şu kiralardan, kendi evim olsun istiyorum"
"Ay sonunu düşünerek yaşamak istemiyorum"
Gayet haklı istekler...
Arkadaşlar; dünya rahat edilecek bir yer değil. Önce bunun üzerinde anlaşalım. Farklı düşünenlerle, buraya kadar devam edebiliyoruz, ancak. Bundan sonrası dünyanın rahat edilebilecek bir yer olmadığını kabul edenlerle.
Hz. İsa’yı düşünün. Doğumunu milat kabul edip takvim olarak kullandığımız İsa’yı. Allah’ın emirlerini insanlara iletme görevi verilen ve hayatta kaldığı süre boyunca sadece '12' kişinin peşinden gittiği. Çarmığa gerilmeye kadar götürülen İsa’yı...
Ya da birçoğumuzun peygamberi Hz. Muhammed’i. Mekkeli müşrikler tarafından taşlanan Hz. Muhammed’i. Çok mu rahattı hayatı ?
İki dini figür örneği sizi rahatsız etmiş olabilir? Garip bir ülkeyiz çünkü...
Atatürk’ü düşünün o zaman. Enkaz bir imparatorluktan yeni bir ülke meydana getiren Atatürk’ü. Çok mu rahat geçti hayatı? Hani ondan pek haz etmeyenlerin sarıldığı ilk materyal içki içmesidir ya... Keyiften mi içmiştir? Ne dersiniz?
Sesisinizi duyar gibiyim:
‘Bunlar, tarihin akışına etki etmiş insanlar elbette ki zor bir hayatları olacak, bizse kendi halimizde insanlarız.’
İster tarihi yazan insanlardan olun isterseniz 'suya sabuna' dokunmadan göçüp giden biri...
Ne yazık ki, dünya rahat edilecek bir yer değil!
İnsanlara halini hatrını sorduğunuzda genellikle iki cevap alırsınız:
"İyi diyelim iyi olsun."
"Allah’a şükür."
Bu iki cevaptaki ortak nokta şudur aslında :
İnsanlar yaşantılarından memnun değildirler.
Allah’a şükür derken şunu deriz aslında :
"Allah’ım sen bana bu kadar dert, tasa verdin beni de pek sevmiyorsun bu da anlaşılıyor ama ben yine de sabrediyorum."
İki ihtimal geliyor akla. Ya gerçekten kötü durumdayız ya da insanlar memnuniyetsiz varlıklar.
İkisi de doğru aslında. İnsanların bir kısmı gerçekten kötü durumda ve o kötü durumda olanlar da dahil olmak üzere hemen hepsi memnuniyetsiz.
Arabası olmayan, toplu taşımadan, arabası olan, benzin fiyatlalarından yakınır.
Müzmin kiracılar kendi evlerinin hayalini kurarken kira artışlarından musdarip olduklarını anlatırlar. Ev sahipleri ise evlerine iyi bakmayan kiracıları yererler.
İnsanların mutsuz olmak için çaba sarfettikleri bir yerdir dünya, bunun lidyaların icadı bir metalle çözüleceğini düşünmek iyimserlik olur. Para, ‘insanı’ mutlu edecek bir materyal değildir. En azından tek başına değildir.
HİÇ BAĞIRMAYIN, HEPİNİZİ DUYUYORUM.
Ben de, en az sizin kadar farkındayım, paranın yaşamak için gerekli olduğunu,çalışmanın önemini, paranın birçok kapının 'çilingiri' olduğunu biliyorum.
Ama bunlar gerçeği değiştirmeye yetiyor mu sizce ?
Çilingiri para olan bir kapıdan girerken, bir kez daha düşünün, içeride ne işiniz olduğunu?
Niçin yaşıyoruz bu dünya üzerinde?
Size bir itirafta bulunayım :
Dünya rahat edilebilecek bir yer değil, ama mutlu olunabilecek bir yer...Hem de Pollyanna olmaya gerek kalmadan.
Pollyannacılıkta, insan sebepler arar mutlu olmak için; her olumsuzluğa olumlu bir kulp aranır.
Bir gözü kör olan adamın ‘Allah’tan bir tane daha var’ der.
Tıbben sağlıklı iki gözümüz olması da gördüğümüzün garantisi değildir aslında. Ve mutlu olmamızı gerektirmez. Asıl mutluluk, olup bitenin farkında olabilmektir. İster gören olalım, ister âma. Mutluluk, hayatın bizzati kendisidir.
Hayatı rahat edilecek bir yer olarak görenler, hep bir neden ararlar mulu olabilmek için hayatın kendilerini ‘pofpoflamasını’ beklerler. Bunu hakettiklerini düşünürler! En ufak bir tümsekte de, çıkarırlar isyan bayraklarını. ‘Hep mutsuzdur, mutluluk arayanlar...’
Hayatın, sonu olan, çetin ceviz bir yol olduğunun farkında olanlar ise, çoktan kuşanmışlardır toplarını, tüfeklerini hayata karşı...
Onlar aile bireyleriyle geçirdikleri zamanın kıymetini bilirler; içilen bir bardak çayın ,yapılan sohbetlerin, en önemlisi birlikte vakit geçirmeninin kıymetini. Ve bu birlikteliğin bir gün sona ereceğininin farkında olarak yaşarlar hayatı...
Dünya üzerinde geçirdikleri zamanın, değerinin farkında olmayanlar, zamanlarını Nimet Abla gişesi önünde rahatça harcayabilirler... Diğerleri ise, zamanın idrakına varanlar yani;oturacak yer olmadığını görseler bile binerler ilk sıradaki minübüse...Onları, birlikte vakit geçirmek istediklerine ulaştıracak minibüse...

Geçen senelerde, büyük ikramiyeyi kazananlardan biri, 13 daire almış kendine. Şu an başkasının olabilecek on üç daire, artık onun. Ne kadar mutluluk verici!
Akabinde kırk bilet daha almış fazla mal göz çıkarmaz diyerek.
Oruç Aruoba şöyle diyor, ‘Yürüme’ adlı kitabında:
Kişi yaşam boyu bir yerde takılıp kalıp
Yolda olduğunu sanabiliyor.
Ya da (ters taraftan)
Sürekli yürüdüğü halde
Bir yerde durduğunu.
Öyleyse önemli olan
Bir yerde bulunmak değil
Bulunduğu yerin bilincinde olmak
Aynı şekilde yolda olmak değil
Yürüdüğü yolun bilincinde olmak
Yer de,yön de, yol da
Bilinçtir.
İlk yolu seçenler- lidya severler yani- farkındaysanız olan bitenin mesele yok. Her insan kendi yolunu kendi seçer.
İkinci yolun yolcuları -lidya gerçeğini göz önünde bulunduran- fakat; en az onun kadar önemli başka milletler, başka memleketler, gidilecek başka yollar, olduğunun ayırdına varanlar:
‘Bırakın onlar, kendilerini mutluluğa götürecek, yeni milyon liraların peşinde koşa dursunlar, siz ise, sizi sevdiklerinize götürecek minübüse koşar adım yürüyün, 'Nimet Abla' gişesinin önündeki kalabalığı yararak...
Zamanın en paha eder nimet olduğunun farkında olarak .
Ve haykırın Oruç Aruoba’nın ağzından :
BİZ KOCAYIP GİDERKEN , GERİDEN GELEN KUŞAKLAR
AĞZIMIZI SULANDIRIR-
AMA,İŞTE, BİZ ESKİMİŞİZDİR,
ARTIK...
![]() |
Editör / Yazar :
Ümit Buget Kategori : Köşe Yazıları Tarih : 16.12.2009 23:53:04 Bu Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.






















