Özel Röportaj: Haşmet Babaoğlu
İnsanın ninesinin olması çok güzel bir şeydir, ama bir insanın nine olması çok zor bir şeydir. O, hayatta kaldığı süre içinde, evlatlarının, torunlarının, kaybını, ayrılığını yaşar! Ne kadar acı bir şeydir, her şeyini kaybediyor, ama yaşamaya devam ediyordur! İşte o ninene baktığın zaman bilirsin; o zaten 'amor fati' diyerek duruyor orada!

Âşık olmanın tek yolu var! Ya çocukken ya çocukça!
Gazeteciliğe Nokta dergisiyle başladığınızı biliyorum. Yazın hayatınız nasıl başladı peki?
İnsanın hayatında edebiyatın girmesi, yazmakla değil, derin bir okumayla başlıyor. O tanışıklık, Dostoyevski'nin 'Budala' romanını, annemin kitaplığında görmemle başladı. Dokuz yaşındaydım; Teksas, Tommiks, ne varsa kenara bırakıp, Budala'yı okumaya başladım ve böylece edebiyat dünyasına girdim.
Gazeteciliğe başlamam ise çok daha sonra oldu. Seksenlerin ortasıydı, 12 Eylül sürecinden sonra, YÖK kuruldu, bir anlık öfkeyle -şimdi olsa yapmam- doktorayı bıraktım, uzun bir serserilik dönemi oldu; ansiklopedilerde çalıştım, birçok ansiklopedide maddelerim vardır, sosyologları, psikanalistleri falan yazdım, ama iş yürümüyordu, serserilik de can sıkıcı bir hâl almıştı, öylelikle gazeteci oldum...
Gazetecilik hayatım 'Nokta'yla başladı, benim şöyle de bir şansım var! Yakın dönem basın hayatının belki de en özel iki kurumunda çalıştım; biri Nokta diğeri de Yeni Yüzyıl...
Yeni Yüzyıl'ı okuyuculuk hayatımda hep ayrı bir yere koyarım; Hürriyet, Sabah, Milliyet ben yokken de vardı, ama Yeni Yüzyıl benim için de Yeni bir yüzyıldı gerçekten...
Üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra, daha iyi değerlendirebiliyorum Yeni Yüzyıl'ı. Muazzam bir gazeteydi! Yeni Yüzyıl'da çalışmak bir şanstı ama, esas Yeni Yüzyıl okuru olmak bir şansmış ve sanıyorum artık Türk gazete okuru için, bir daha böyle bir şans gelmeyecek... Biz o zaman, bir Independent, bir Guardian, bir New York Times gibi gazete yapmak istiyoruz diyorduk ve çabamız o yöndeydi, Türkiye'de ne kadar olursa diye! Yıllar geçtikten sonra bakıyorum ki, yapmışız aslında ve çok üzülüyorum, o Yeni yüzyıl gazeteler savaşlarına kurban gitti. Hatta o dönem Dinç Bilgin'in yöneticileri, Yeni Yüzyıl'ın Sabah'ı ezmesinden deyim yerindeyse korktular...
Burada benim yerimde olmak isteyen birçok kadın tanıyorum birçoğunu da tanımıyorumdur! Ama herkes hazır Haşmet Babaoğlu istiyor. Hayatındaki Haşmet Babaoğullar'ını bulmak isteyen ya da o süreçleri yaşamak isteyenlerin sayısı o kadar fazla değil!
Altı aydır röportaj vermiyorum. En son Ayşe Arman röportajından sonra, ben artık kendimden sıkıldım... Bizim yazdığımız şeyler, söylediğimiz sözler önemli, yeter biz kendimiz önemli değiliz, biz bir şey değiliz, bir marifet değiliz.. Marifet; yazılarımızda, düşüncelerimizde olabilir, onlarla ilgilenmek, bizimle ilgilenmekten daha önemli.. Bu gazetecilerin, köşe yazarlarının giderek parlak ünlüler haline getirilmesi bence ciddi bir problem... Kendi sözümün 'güme' gittiğine inanıyorum bazen... İnsan sevilmekten hoşlanmaz mı, hoşlanır! Fakat ben sevilmekten inanılmaz derecede rahatsız olan biriyim! Tuhaf, karışık, çelişkili duygular içindeyim bu konuda, saçım sakalım ağardı hâlâ da çelişkili duygular içindeyim...
Yeni insanlarla tanışmaktan çok keyif almadığınızı biliyorum vu bunu kişisel olarak almıyorum, ama bunun nedenini de merak ediyorum, nedir bunun alemet-i farikası?
Sıkılıyorum... Nietzsche'nin sözüyle söyleyeyim; "Ben hiçbir zaman yokluktan çekmedim, ben hep çokluktan çektim" der. Bu beni de anlatır, çocukluğumdan beri anlatır, ben yaban değilimdir, kaçarım, ama kaçak da değilimdir... ama ben sıkılıyorum, yalnızken sıkılmıyorum, yalnız olmadığım zaman sıkılıyorum... (Gülüyoruz)
Mutluluk meselesine gelirsek; mutluluk hedefinin bir palavra olduğunu düşünüyorsunuz, ama ya mutlu anlar?
Aslında, 'modern mutluluk arayışları'nın giderek bir palavraya dönüştüğünü düşünüyorum! Yoksa insanın mutlu olmayı aramasından daha hakiki bir arayış yoktur, ama mutluluğun hedef olarak konulması gerçekten bir 'zoka'ya dönüşüyor. "Ben mutluluğa sahip oldum" diye bir şey olmaz, sen ancak mutlu olursun.. Onun için ben her zaman sevinçten yanayım. Tanrı'nın o güzelim kıvılcımı sevinçten...
İstanbul Anadolu yakasında geçen bir çocukluğa rağmen Beşiktaş'lısınız nerden geliyor bu siyah beyaz sevdası?
Şöyle sert bir şekilde söylemek isterim ki; Galatasaray ve Fenerbahçe'nin taraftarı olur insan, yani Galatasaray ve Fenerbahçe'den yana 'taraf' olur, fakat Beşiktaşlı olmak hayatta kendine bir yer seçmektir. Beşiktaşlılık, senden olmayan bir kalabalığın ortasında direnmektir. Ben bütün Fenerbahçeliler'in arasında bir Beşiktaşlı olarak bunun capcanlı örneğiyim.
Ben merkezli hayatlar, asık suratlar, düşük bütçeli filmler, 21yy rekabetleri hakkında ne düşünüyosunuz?
Müthiş bir iktidar kavgası içindeyiz, herkes tuttuğunu eziyor... Bir alışveriş merkezinde iki genç kız yürüyor önümde, biri ötekine yeni girdiği işi anlatıyor, küçücük kız söze şöyle başladı: "Altımda bir kişi çalışıyor! 'Altımda'yı öyle bir söyledi ki! Altımda bir kişi çalışıyorun 'aldımda'sı olmaz, ama hayata öyle bakıyorlar... O küçücük kız bile hayata böyle bakıyor, öyle bir "altımda" diyor ki, sanki kendisi sultan.. Komikliği görmüyor bile..
Kadınlarda sanki biraz daha fazla gibi! En azından ben öyle gözlemliyorum, erkekler kendileriyle, kadınlar kendi aralarında yarışıyor gibi!
Yalnız, kadınların şöyle bir farkı var; erkekler, son zamanlarda, korkunç tembelleştiler, sıkıldılar... Erkekler iş hayatından kaçmak istiyorlar, kadınlarsa hayata tutunmak istiyorlar, o yüzden sen kadınlarda çok fazla rekabet görmeye başladın. Kadınlar hayata tutunmak ve kendi bildikleri gibi yaşamak istiyorlar, erkeklerin bildiği ve istediği gibi değil, kendi istedikleri gibi!
Kadınlar deyince aşkı atlamak olmaz! Aşk hasta olup reçete arama sistemiyle çalışan bir müesseseydi...
Güzel! Âşık olunan da genellikle hekim diye gelir! Fakat reçetesi ve çaresi yoktur! Bazen sonuna kadar hastenede kalırsın, asla taburcu olamazsın!
Şimdi ise eline reçete alıp hastalanmaya çalışmak şekline dönüştü. Evi olsun, arabası olsun, güzel olsun, mimar olsun, böyle ön şartlarla aşk aramak, buna aşk demek mümkün mü?
Evlilik kurumuna çok büyük haksızlık ediyoruz. Neden? Çünkü onu aşkın son aşaması olarak değerlendiriyoruz! O zaman da senin dediğin gibi saçmalıklar oluyor! Evlilik bir kontrattır. Birlikte yaşama, aile kurma vaadidir, aşkın asosyal dünyasıyla ilgisi yoktur. Aşkın da bu düzen arayışlarıyla bir alakası yoktur, aşk düzen bozucudur! Sonra içindeki aşk solunca "bu evlilikte olmadı ya!" diyoruz. Orada evliliğin kabahati yok ki, senin kabahatin var! Evlilikle aşkı taban tabana çakışan, uyuşacağın şeyler zannettiğin için. Halbuki ilgisi yok; evlilik böyle bir için yapılmış, binlerce yıldır kendi kendini böyle bir şey için geliştirmiş, olgunlaştırmış bir kurum değil, ama bir kurum! Aşk ne zaman bir kurum olmuş? Aşk kurumlaşamaz. Bu aşkı yüceltme meselesine de ciddi biçimde karşı olduğumu söyleyeyim. Aşkı yaşarsın, o bir ateştir ve seni yakar! Bir insanın bir insana âşık olmasının özel olarak yüceltilecek bir tarafı yok, yüce aşk başka bir şey! Bizim aramızdaki aşk o yüce aşktan emanet bir kırıntı sadece!
Eskiden 'şak' diye söyleyebildiğim şeyleri bugün söylemekten imtina ediyorum; "Bu yol eve daha mı yakın yakın?" sorusunu "Hayır sana daha yakın" demek yerine, geveleyerek oradan eve gitmenin avantajlarından bahsederken buluyorum kendimi... Bu şekilde büyümek hoşuma gitmedi!
Kesinlikle haklısın. Aşık olmanın tek yolu var! Ya çocukken ya çocukça! İnsanların yetişkince âşık olabileceklerini zannetmiyorum. Yetişkinleşince âşık olma becerimizi kaybediyoruz! Bunu bu kadar erken yaşta fark etmen de senin şanssızlığın! Burada kesiyorum, daha da ileri gitmiyorum!
Başımıza gelen şeyler 'kader' gerçekleşmesini isteyip de gerçekleşmeyenler de 'keder' oluyor, kelimelerin benzerliği de tesadüf olmasa gerek...
Kesinlikle değil!
'Amor fati, 'kaderini sev'i düstur edinmiş Haşmet Babaoğlu bu konuda ne söylemek ister?
Amor fati! O kadar hayattan bir seçim ki, ben de bunu otuzlarımdan sonra anladım! Sen, huysuzluktan huyluluğa, huzursuzluktan huzura, ne zaman geçmeye başladın diye sorarsan cevabı 'amor fati'dir!
Durumla güreşmemek lazım galiba?
Aynen öyle. Bir de ben sevinci önemsiyorum ya; durumla güreşirken sevinçle buluşmak imkânsızdır. Kadersizliği kabul etmiyorsan, kaderle sevişemezsin! Konuşan bir insan değilsen, sustuğundan söz etmek yanlış olur. Bu da onun gibi. 'Amor fati'nin aslında ne kadar doğru bir şey söylediğini, bir teslimiyetçilik olmadığını böyle böyle anlıyorsun...
İçinde bir mücadele de barındırıyor aslında 'kaderini sev!'
Elbette, ama çok soylu bir bir pehlivanla güreşiyorsun, beş para etmez gündelik hayat durumlarıyla değil yani! Kader çok soylu bir pehlivan! Sana el ense çektiği zaman hoşuna da gidiyor! "Ulan benim karşımdaki güreşçiye bak be!" diyorsun. Aslında bunu bu kadar uzatmanın, entelist lacivert sözlerle süslemenin de anlamı yok! Bunu babaannelerimiz biliyor, bize sürekli anlatıyorlardı zaten; özellikle kadınlardan bahsediyorum, çünkü dedelerimiz beceremez onu genellikle. İnsanın ninesinin olması çok güzel bir şeydir, ama bir insanın nine olması çok zor bir şeydir. O, hayatta kaldığı süre içinde, evlatlarının, torunlarının, kaybını, ayrılığını yaşar! Ne kadar acı bir şeydir, her şeyini kaybediyor, ama yaşamaya devam ediyordur! İşte o ninene baktığın zaman bilirsin; o zaten 'amor fati' diyerek duruyor orada!
Herhangi bir mevsim birdenbire Cunda'da görebiliyoruz Haşmet Babaoğlu'nu? Yolculuğa nasıl karar veriyorsunuz?
Herkes beni çok gezen adam zannediyor. Mesela ben gezgin tip değilim. Okurken de öğrenirken de öyleyimdir. Hayatın her yeri görmeye, her yazarı tanımaya her bilgiyi edinmeye uygun bir biçimde uzun olduğunu düşünmüyorum! Ben sevdiğim yerlere tekrar tekrar gidiyorum! Gezgin değilim ben, hep aynı yerlere giden bu yüzden birdenbire çıkan birisiyim. Bir sitede oturuyorum geçenlerde komşum söyledi; "Ya çıldıracağım Allah aşkına öğlen saatlerinde falan gidin" diyor. Çünkü o öğle saatlerinde çalışıyor. Ben sabaha karşı gecenin bir vakti aklıma ne zaman eserse gidiyorum. pencereden bakıp beni görüyormuş: "Ulan adama bak yine aldı valizini arabaya koydu gene gidiyor" çıldıracak! Hakikaten öyle, eve gelmişim televizyon seyrediyorum saat 10:30 birdenbire istiyorum ki Alaçatı'ya gideyim, ya da kar kış kıyamet oraya gidilmez bir Cunda yapayım! Valizi topluyorum kendimi Darıca feribot iskelesinde buluyorum! Oraya kadar sarhoş gibiyim, sersem gibiyim, ne yaptığımdan da çok emin değilim, genellikle de yanıma almam gereken birkaç şeyi unutmuş oluyorum! Vapura bince 'ohhh' işte diyorum, benim hayatım bu! Oraya buraya gezmek değil, Ege'ye gidiyorum diyorum, Ege'ye, tamam diyorum, oldum! En son iyice sapıttım artık! Arabımın plakasını 35'e çevirdim! Dedim, madem oturamıyorum İzmir'de, buralarda filan, bari plakayı 35 yapayım! Bir aydır da öyleyim...

Hemen tamamı yürüyerek gerçekleşen röportaj, köy caminin önünde son buluyor. Yeni insanlar meselesine 'mesafeli' duran Haşmet Babaoğlu, bizi seviyor; Taş Kahve'de kayıt dışı bir sohbet için sözleşerek ayrılıyoruz....
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.