çentik









Pazar Kahvaltısı! (Deneme)

Camı, çerçevesiyle birlikte, sokağın üstüne, “yatılı" mutluluk umutlarını baharın üstüne, biraz yürüyüp koridoru geçerek, kapıyı evin üstüne

Akşamdan kalma bir heyecanla doğruldu yatağında, perdeden sızan ışığı görünce, Pazar kahvaltısından bir hayli önce...

Haftanın yorgunluğunu, yastığının yanına koydu, yirmi dakika sonra evden çıkması gerekliliğinin, bir hafta içi zorunluluğu olduğunu, aklının yanına...

Elini yüzünü yıkadı, dün akşam içtiği suyun vücudu için gerekli olmayan kısmını klozette bıraktı, elini tekrar yıkadı..

Dolapta ne varsa koydu masının üstüne, masayı sofra yaptı, kaynayan suyun üstüne koydu demliği, çayı yaptı.

Bir yumurtaya feda etti, tüm sucuklarını...

Çayın son yudumunu bardağa bıraktı, bardağı tezgahın üstüne, kapıyı mutfağın üstüne...

Kapattı...

Üç kişiyi bir arada görmemiş, kendini tekli koltuk zanneden ve bu yüzden psikiyatra gitmeye başlayan, üçlü koltuğuna oturdu, televizyonu açtı, kapadı televizyonu.

Bahar gelmişti, Nisan...

Marifet kendi baharını bulabilmekte, kendi iklimini, aşabilmek; kendi sera etkisini, ışığı tüm benliğine yansıtabilmek, derinliklerine, bunu çok önceden öğrenmişti...

Ne yalnızlık istiyordu ne de misafir! Kabul olur muydu, böyle bir dilek, bizden iletmesi; söylediğinden mesul değildi, hiçbir sefir!

Kafi gelmişti, kafiye olsun diye söylenen şarkılar, “kafiye olsun diye değil” deyince bir ses, ilgisine “mazhar” oldu, ilgili söz, müzik:

“İçindeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdı!”

Bir kötü adama ihtiyacı vardı dünyanın, şeytan bu role soyunarak, önce kendini yaktı!

Kim bilir kendimizin elçisi olduk belki de, tüm kabahatlerimizde! Suçumuzu üzerine savdığımız ve kendimizi temize çektiğimiz bir akıl oyunu, tüm boktanlıklarımızı, üzerine yıktığımız bir günah keçisiydi İblis!

Pazartesi sendromlarına feda etti Pazarlarını...


Günlerini kopyalayıp yapıştırdığından, dünü yoktu artık ve yarını da!


Ziyan etti zamanlarını... İşe yaramalarından ümidi kesince, yaktı sakladığı tüm samanlarını...

Ya-şa-ya-ma-dı.

Bir yazar, yazmanın son çare olduğunu söylüyordu, köprüden önceki son çıkış...

Yapılacak bir şey kalmadığında, yazılacaktı...

O vakit yazmalıydı:

“Yüremelerden, koşmalardan, dinlenmelerden, dinelmelerden, yerindeliklerinden, pişmanlıklardan, dostluklardan...

Dünyaya karşı zayıflıktan, umuda dair şişmanlıktan, hepsinden sana sığındım, bir toplu taşıma güzergahının son durağı, istediğim yerlerinde inemeyince hayatın, sana koştum hep.

Ufkumuzda süzülen aşklardan, önümüze sürülen savaşlardan, kendi yarattığımız dinlerden, birbirimizi sokmaya meyillli dillerden, epeydir güneş görmemiş yerlerden, yıktığım kalelerden, küreğimle kovamla, minicik ayaklarımla, denizden...

Attığım her golden sonra kendi kaleme, san(tray)a koştum,” dedi.

Kalemi bıraktı, son durağı...

Bundan sonra yürüyerek devam edecekti yoluna!

Gerçekten de bir sınavlar silsilesiydi, hayat, bir kademeden bir diğerine geçiş ve Can Dündar’ın sözüne açılıyordu her kapı bu yolda:

“Her seçiş, bir vazgeçiş...”

Her şeyden vazgeçti, yol müstesna.

Yürüyecekti...

Hem yalnızlığı sevmiyordu hem de misafiri!

Vakit Pazar Kahvaltısı vaktini biraz geçmişti.

Birkaç soru çözmek için, kitabın kapağını açtı, aşağıdakilerden hangisiyle başlayan bir sorunun doğru cevabını buldu, sevindi...

Onun da soruları vardı hayata, cevapları henüz basılmamış bir anahtara!

Anahtarları vardı, yanlış anahtarlarla yanlış kapıları zorladı, yıllar boyunca, hırsız değildi, arsız hiç... Zaman zaman, zamansızdı belki...

Kitabı kapattı, camdan dışarı baktı, çocuklar top oynuyorlardı...

Minibüse binmeye çalışıyordu biri, bir ayağı dışarda...

Birkaç zaman önce şöyle demişti, yukarılara doğru seslenip:

Yalnızlığın sana mahsus olduğu, bir mecaz olsa gerek; herhangi bir minibüs hattında, sıkışıklıktan ölünebilecek bir şehirde, tek bir beşere bile kendini anlatamamak, ne büyük trajedi…

Bir kişi anlasaydı, sadece bir kişi, şu national coğrafyada, senin üstüne yemin ederim ki, sarımsaklayıp saklardım bu ömrü, gel gör ki kimse anlamadı, kimse anlamadı…

Bir cevap gelmemişti, bu serzenişe!

Şimdi düşünüyor ki; o da kimseyi anlamamıştı aslında, Fatih Sultan Mehmet’in sokaklarında kaybolacağı bu şehirde…

Camı, çerçevesiyle birlikte, sokağın üstüne, “yatılı” mutluluk umutlarını baharın üstüne, biraz yürüyüp koridoru geçerek, kapıyı evin üstüne…

Kapattı…

Editör / Yazar : Ümit Buget
Kategori : Güncel 7/24
Tarih : 14.06.2009 04:12:23

Bu Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
:


Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

ışık yazdı
yazına.bayıldım.tekli koltuk esprisi süperdi


Yorumunu Ekle
Adınız Soyadınız : (*)
E-Posta Adresiniz : (*)
Yorumunuz :  
(*)
Lütfen aşağıdaki kutuya yanında gördüğünüz kodu giriniz.
608e (*)
Mail adresiniz sitemiz üzerinde kesinlikle yayınlanmayacak, üçüncü kişilere verilmeyecektir.

Ümit Buget - Diğer 10 Yazısı

“14 Şubat, Habur ve El Arabası
Fasülyeden alacağınız enerjinin ciddi bir bölümünü ona ulaşmak için harcadığınız bir “yoklar memleketi
“Japonlar Toyota Gibi Adam mı?
'Kara Sevda'yla 'Domates, Biber, Patlıcan'la tavan yapan ve hâlâ aynı sıcaklıkta devam eden Türk-Japon ilişkilerine darbe vurmak istemem, ama Japonların çok zeki adamlar oldukları bir şehir efsanesinden ibaret zannımca!
“Tayyip Erdoğan'ın Yol Haritası
Bazen siz çok istediğinizde ve kafi derecede gayret gösterdiğinizde hayat topu önünüze yuvarlayıverir... Hagi'li bir takım, basiretsiz bir belediye başkanı, artık istediğinizi elde etmek için neye ihtiyacınız varsa!
Noel Amca!
İlk zamanlar o renkli ampüllerini, nehir gibi akan ışıklarını, suçu-günahı olmayan geyiklerini, sevmedim desem yalan olur, ama bir pijlik vardı o gevrek gülüşünde, sen gülerek sevenlerdensin değil mi Noel Amca?
Yağmur yağsa, şimşek çaksa...
Meğer sözlerini “sırılsıklam" diye hatırlamaya çalıştığım melodi Teoman'ın “Paramparça"sının nakaratıymış.. Bu şarkının Ortaçgil versiyonu, sabahtan yatana kadar aynı şarkıyı dinleyen kulaklarımız için hoş bir mola olabilir diye düşündüm.
Zafer Sokak 26 Numara
Melin Ailesi'nin Ayvalık macerası, 1990'da Zeytinköy Sitesine gelişleriyle başlamış.. Melinler, dostları Filiz Ali’den öğrenmişler 26 Numara’nın satılık olduğunu.. Evi aldıklarında takvimler 1998’i gösteriyormuş, Bursa Anıtlar Kurulu’ndan restorasyon izni almaları da aynı yıla denk geliyor...
Ramazan şerbeti, referandum ve Tanrı!
Alışveriş güzeldi. Biraz bira, bir Ramazan Şerbeti, sucuk ve Tahsildaroğlu peynir aldık... Birayla Ramazan şerbetini aynı sepette görmek hoşuma gitti. Ben Ramazan şerbetine fena halde takmış vaziyetteyim, ara ara olur bu.
Önce insanım ben!
Hem böyle yapınca ne Yılmaz Özdil gibi kendimi zorlayıp Gazze için bir şeyler yapmayı alaturka bulmam gerekiyor ne de insanlık dışı bir saldırıda yanıma Hitler'i alıp ne kadar İsrailli varsa topyekûn üstlerine saldırmam...
Sevgili Günlük!
“Ölmedikçe, yaşat umutları, Bir dala tutun her zaman. Eğer, hiç ağaç kalmamışşa, etrafta, Bir ağaç dik hatta” dedik, kendimize.
23 Nisan, 23 İnsan
Bir 23 Nisan'da daha; Başbakan olacak bir çocuk, bir başkası Cumhurbaşkanı, öteki Milli Eğitim bakanı, beriki bilmem nerenin belediye başkanı.
Bu Bir Nisan Yazısıdır!
Şanslıdır şair. Her aşk kayıp giderken avuçlarının arasından, birkaç şiiri unutur şairin cebinde. Mutlu biten bir aşkın beyaz atlı prensi olmayı yeğ tutar mıydı şair, dillerden hiç düşmeyen bir şiir yazmaya bilinmez, ama kârı şiirse şairin hiçbir aşk zarara uğratmaz onu.





Chentick Online E-Dergi hiçbir kâr amacı gütmeksizin tümü gönüllü olarak katkıda bulunan genç bir ekip tarafından yayına hazırlanmaktadır.
© Copyright, Chentick 2009, Gizlilik Politikası