tezahur-u nihai
peki ya karısı? ömrünün yarısını paylaştığın bir adamdan ne diye ayrılınır? huysuz olduğu için? çekilmez olduğu için? dövdüğü için – ki dövemez, öyle bir gücünün olmadığı afaki.
.jpg)
yetmişli yaşlarında bir adamdı. kısa boylu, zayıf, beyaz tenli... kavruk pembelikler yer etmişti sarkık, derin çizgili yanaklarında, güneşte çok kalmaktan ötürü. belki yaşlılıktan, belki de başka bir rahatsızlıktan dolayı aksardı yürürken. üstünde hep aynı pantolon, yelek, ceket, şapka... her sabah aynı saatte aynı pasajın girişine gelirdi karısıyla beraber, elele. karısı da altmışlı yaşlarında, amcadan hayli uzun ve kilolu bir teyzeydi. kıvırcık, kabarık, boyalı saçları, amcaya nispeten fazlasıyla sağlıklı duruşu hep düşündürürdü beni. ellerindeki koca siyah poşetten eşyaları çıkarır, amcanın kalemlerle, mendillerle dopdolu, iki avuç içinden daha büyük olmayan el tezgahını hazırlardı. bir de tek eline, hangisi olduğunu hatırlamıyorum, siyah bir eldiven takardı amca. tezgâhı alttan tutan eline... hep merak ettim ama hiç öğrenemedim neden sadece o eline eldiven taktığını. belki de hareketsiz kaldığı için üşümesin diyeydi. teyze koca siyah poşeti toplayıp dönerken amca da pasaj içinden ve bizim oturduğumuz masadan başlayan kalem ve mendil satma teranesine koyuluverirdi. ince sesinden dökülen kelimeleri elindeki tezgâh olmadan söylese, aksanından bir şey anlamak mümkün değildi. kimi zaman “kalem ister misiniz?”, “mendil almaz mısnız?” sorularını bile anlamadığımız olurdu. gün boyunca kimlerle muhattap olur? soluklanmak için oturduğu bir dostlar kahvesi var mıdır, yoksa tek bir arkadaşı dahi yok mudur? ne kadar satış yapar, kalem mi mendil mi daha çok kâr bırakır, kâr umrunda mıdır, değil midir? tek geliri bu mudur, yoksa sırf paslanmamak için, çalışmak alışkanlık olduğu için mi bu işi yapmaktadır yahut anlam veremediğim boyalı saçlar bu noktada manidar mıdır? oturup bir yerde bir şeyler yer mi, yoksa “gerçek” bir esnaf tarafından hep aynı yerde hiç sıkıntı yaşamadan karnını doyurabilir mi, ya da bir simide, açmaya mı talim eder? bu arada teyze evine dönüp günlük işleri mi halleder, örgü, tığ işleriyle mi uğraşır, güne mi gider yoksa koca siyah poşette kalan kalem ve mendilleri yahut hiç görmediğim başka malzemeleri satmaya başka tarafa mı gider, allah bilir. benim bildiğim, memur gibi, dokuzda başladığı yere, altıda gelip – ki bu saatler bir iki sefer (muhtemelen hastalık ya da sosyal güvenlik işleri vb.) haricinde hiç sekmemiştir – sabahki filmi tersten oynatırlardı. tezgah boşaltılır, şapka çıkarılıp yerine kasket takılır, eldiven çıkarılır, elele tutuşulur ve gelinen yol, aynı güzergâhtan geri dönülürdü. onları izlerken gözlerim parlardı. mutlu, huzurlu olduğumu hissettirir, kısa da olsa gülümsetirdi beni. bu yaşta, böyle bir yeklik, kıymet, her şeyin içinin boşalmaya başladığını, her şeye inancını ve umudunu yitirdiğini hisseden bir genç için bir lütuf, nimet, ibret, hayranlıktı.
üst üste birkaç sabah göremedim amcayı. sordum karşı mağazadaki hanımlara, gelip gittiğini söylediler. rahatladım kötü bir haber almadığım için. yine boş bir gün geçmişti, amca normalden epey erken geldiğinde. bir gariplik vardı, hem erken geldiği için, hem elinde tezgâhı olmadığı için, hem de yürüyüşündeki aksaklığa çökmüşlük kaynaklı bir kamburluk eklendiği için. karısını beklediği zamanlarda hep yaptığı gibi yine karşı mağazanın masasına oturdu. mağazanın kızları da aynı masadalardı. içlerinden en kıdemli olan, her zaman yaptığı gibi güler yüzle buyur etti, halini hatırını, bir şey isteyip istemediğini sordu. amca hüngür hüngür ağlamaya başladı! herkes şok olmuştu! yetmiş yaşında bir adam, çaresizlik içinde, ölesiye ağlıyor! yanına gitmek, yardım etmek istedim ama hiç sohbet etmemiş, söylediklerinin tek kelimesini anlayamayan ben, böyle bir durumda amcaya nasıl yardımcı olabilirdim ki? kızlar amcayı sakinleştirdiler. üç metre mesafeden duyduklarım hayatımı karartırcasına saldırıyordu kulaklarıma. karısı, adamı terk etmişti! sebep? yok... “...kimsesiz kaldım, huzurevine yatmak zorunda kalacağım, orada kimseyi tanımıyorum...” diye ağlıyordu amca. bıçak gibi saplandı gözyaşları, inlemeleri. beynimden vurulmuşa çevirdi yaşadığı olay. gidip sarılmak istedim amcaya, “ben de yaşadım aynısını yakın zamanda amca, acını anlıyorum, hissediyorum.” demek istedim. neye yarardı? ben daha 28 yaşındaydım, oysa yetmiş küsur. belki de karısıyla benim bütün hayatımdan daha fazla birliktelerdi. basit bir hesap bu birlikteliğin otuz, otuzbeş senelik olduğuna delalet ediyordu. otuz küsur sene... bir ömrün yarısı... şimdi ne yapacaktı amca? huzurevine, darülacezeye gitmek kolay işti. biz, onun için çerez sayılacak sürelerde yaşadığımız ilişkiler yüzünden intihara kalkışırken, depresyona girerken o, ömrünün yarısını nasıl unutacaktı, yok sayacaktı? hangi süngeri çekecekti onca senenin üzerine? bir ayağı topraktayken en güvendiği tarafından terk edilmiş olmanın acısının, yalnız başına ölüp gidecek olmanın korkusunun ve hayata karşı hezimetinin üstüne serpilen hangi su söndürecekti yanmaktan küle dönmek üzere olan yüreğinde? döktüğü gözyaşları... belki... bir nebze... küçücük bir nebze... masadaki hanımlar ne kadar yardımına koşsalar da, giden gitmişti artık, şimdi her şey nafileydi amca için. yaşarken ölmek bu olsa gerekti.
peki ya karısı? ömrünün yarısını paylaştığın bir adamdan ne diye ayrılınır? huysuz olduğu için? çekilmez olduğu için? dövdüğü için – ki dövemez, öyle bir gücünün olmadığı afaki. bu yaşta başka kadınlara ne diye baksın seninle hâlâ el ele kol kola geziyorken? sen niye başka adamlara bakasın yaşını başını almışken? ne diye terk edersin hayatta birbirinizden başka kimseniz yokken?
belki bir saatten fazla ağladı amca. oturduğum yerde, aynı şeyi kısa zaman önce yaşamış bir adam olarak, amcaya söylenen, yapılan ve sonrasında -ecek, -acak fiilleriyle devam edecek “yalancı sakinleştiricilerin” hiçbir işe yaramayacağını bilerek, bir kez daha elimin kolumun bağlı kalmasından nefret etmeme tepkiyle dişlerimi sıkarak, bu gidişlerin sebeplerine bir kez daha hiçbir anlam bulamayarak, kofluğun, basitliğin, sıradanlığın, yüzeyselliğin, erdemsizliğin, dürüst olmamanın, kendisine verilen değerleri bir hiç uğruna pislikmiş gibi çöpe atarak gösterilen saygısızlığın, yaşanmışlıkları hiçe sayarak yapılan hakaretlerin, sığ dimağlara sunulan kıymetlerin ziyan olduğunun fikirsel kaosu içinde söyleyebileceğim tek şey, yine, “ben böyle hayatın ızdırabını ...”di.
Fotoğraf: Emre Mendi
![]() |
Editör / Yazar :
S. Fırat Kaya Kategori : Köşe Yazıları Tarih : 07.12.2009 12:43:10 Bu Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|
Yasal Uyarı: Chentick internet sitesinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Chentick Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.






















